Dünün Değerleri, Bugünün İmkanları – Yrd. Doç. Dr. Mehmet Dinç

Dünün Değerleri, Bugünün İmkanları – Yrd. Doç. Dr. Mehmet Dinç

 

Bugün düne göre imkânlar daha fazla, işler daha kolay olduğu halde çok insan daha mutsuz bir hayat sürüyorsa bir şeyler kayboluyor sanki. Bulup çıkarmak lazım diye düşünüyorum. Kendimize dönüp bir bakalım. Kanaat olabilir, sabır olabilir, şükür olabilir, tevekkül olabilir, tevazu olabilir, teslimiyet olabilir her ne ise bizde kayıp olan onun peşine düşelim.

Sevgili dostum ve meslektaşım Gökhan Ergür’ün Üzüntüden isimli şiir kitabını okuyorum. İki yer çok tanıdık tecrübeleri ve duyguları hatırlatıyor. Uzun zamandan beri görmediğim bir dostumu görmüş gibi seviniyorum. Şöyle diyor Gökhan Bey:

“ilk yalanımı söylediğim berber

yıkayalım mı saçları?

Hayır, zaten ev yakın”

Ve

“misafirden gizli markete yollanan çocuk”

Ben gençliğini geçirmiş bir insanım. Bu yüzden bilemem bu dönemin gençleri için ne kadar anlamlı bu satırlar. Ancak yine de anlatmak isterim asır geçmiş gibi farklı görünse de aslında yakın bir zamanda yaşadıklarımızı.

Bizim çocukluğumuz ve gençliğimiz tatlı bir mahcubiyet içerisinde geçti. Sesimizi çok yükseltemediğimiz bir dönem yaşadık. Hele ki büyüklerin yanında. Bunun böyle olması gerektiğine inancımız tamdı, o yüzden de çok rahatsız ve mutsuz olmadık. Büyüklerimiz de hep vardı etrafımızda. Onların görüşlerini önemsedik. Bazen katılmasak da kabul ettik. Rıza almak önemliydi çünkü. Rıza olmazsa bereket de olmaz diye düşündük.

Bizim çocukluğumuz ve gençliğimizde onurla gurur birbirine çok karışmadı. Açsak şimdi yedik dedik, yorulduysak yeni başladık, üzüldüysek iyiyiz çok şükür dedik. Daha güçlü olmak için değildi bu duruş, daha zararsız, daha zahmetsiz olmak içindi.

Bizim çocukluğumuz ve gençliğimizde minnetimiz yoktu kimseye. Sevmediğimize beklentiyle sever gibi davranmadık. İhtiyacımız yoksa gerçekten, burs almadık. Paramız yoksa yürümeyi problem etmedik. Ekmek arası domates ile öğün geçirmeyi ziyafet sayabildik.

Bizim çocukluğumuz ve gençliğimizde misafir çat kapı gelebilirdi. Misafir odası denilen en güzel oda hep hazır ve temiz onları beklerdi. Biz çok giremezdik o odaya. Küçük evimiz böylece daha da küçülürdü ama yine de yetmez diye düşünmezdik. Misafir geldiğinde bisküvi ikram edilebilirdi ya da evdeki o gün yenen yemek. Ne misafir mutsuz görünür, ne ev sahibi bundan utanırdı.

Bizim çocukluğumuz ve gençliğimizde heyecanlanmak için çok sebep vardı. Ramazanlar ve bayramlar bizi heyecanlandırırdı. Günler öncesinden başlardı herkes için hazırlıkları. Yeni çıkan meyveler bizi heyecanlandırırdı. İlk çıktığında o kadar parayı veremeyip uzaktan bakar, zaman geçip ucuzlayınca mutlu mutlu yerdik. Kitap fuarları bizi heyecanlandırırdı. Öncesinden para biriktirir, sonrasında aylarca borç öderdik. Sahip olduğumuz az şeyler bizi çok çok mutlu ederdi.

Daha çok şeyler söylenebilir ama uzatmadan şunu söylemek istiyorum:

Bizim çocukluğumuz ve gençliğimizde çok güçlü değildik, olmamız gerekmiyordu. Çok zeki değildik, olmamız beklenmiyordu. Çok zengin değildik, olmamız istenmiyordu. Olduğumuz gibi kabul görür, her halükarda kendimize toplumda bir yer bulabilirdik.

Bütün bunların yanında hayat zordu, belki renksizdi, belki vasattı. Değil lüks araba sahibi olup devamlı değiştirmek, araba sahibi olmak lükstü. Özel hastane bilmez, ilaca kolay ulaşamazdık. Dışarıda yemek israf gibi görünürdü. Elbise ve ayakkabı bayramlarda alınırdı. Bulaşık makinası, çamaşır makinası, kalorifer çok sonraları hayatımıza girdi. Buna rağmen içimiz kıpır kıpır, buna rağmen enerjimiz yüksek, buna rağmen her şeyden daha memnunduk.

Bugün düne göre imkânlar daha fazla, işler daha kolay olduğu halde çok insan daha mutsuz bir hayat sürüyorsa bir şeyler kayboluyor sanki. Bulup çıkarmak lazım diye düşünüyorum. Kendimize dönüp bir bakalım. Kanaat olabilir, sabır olabilir, şükür olabilir, tevekkül olabilir, tevazu olabilir, teslimiyet olabilir her ne ise bizde kayıp olan onun peşine düşelim.

Bilelim ki bugünün imkânları ile dünün değerleri buluşur birleşirse her şey çok güzel olacak…

** Kaynak : Bu yazı, GENÇ Dergi’nin Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan 118. sayısından alıntıdır. Yazının orjinal metnine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.