Her birimiz farklı meslekler icra ediyoruz. Ancak bazılarımız mesleğimize bir inançla bağlıyız, bazılarımız ise mesleğimize önce kendimiz inanmıyoruz. Bir diyetisyen, hastalarına önerdiği beslenme şeklini kendi uygulamıyorsa bu diyetisyen kendi mesleğine inanıyor mudur sizce? Ya da kendi dükkanının tabelası özensiz yapılmış bir tabelacının mesleğini aşkla yaptığını kim iddia edebilir?
Biz terapistler insan psikolojisi ile çalışıyoruz. İnsan psikolojisindeki kırılmaları ele alıyoruz. Burada meydana gelen hasarları onarmaya çalışıyoruz. Dolayısı ile insan psikolojisinin röntgenini çekmeyi biliyoruz. E hal böyle olunca kendi psikolojimizdeki kırılmaları da görebiliyoruz. İşte bam teli tam burası. Kendi ruhsal röntgenine bakıp yaralarını gören bir uzman ne yapar? Ondan bu yaraları onarması ya da bunun için bir adım atması beklenir değil mi? Ama maalesef çoğu terapist insanları iyileştirme iddiasında olmasına rağmen kendi yaralarından kaçıyor.
Kendini beğenmiş, maskeli, mesafeli, kibirli, hırslı ve mükemmeliyetçi o kadar çok terapist var ki. Onlardaki bu durumu normal vatandaş bile fark edebiliyor da kendileri bir türlü görmek istemiyorlar. Yıllardır birçok psikolog arkadaşla tanıştım, hem de birçok. Ciddi takıntıları olan; kedi, uçak, asansör, köpek fobisi olan; yalnız evde kalmaktan korkan uzmanlar mevcut. Kendi travmalarından kaçan, istismarlarının üzerini örtmüş nice travma çalışmacısı var. Kaygı bozukluğu, özgüven sorunları yaşayan ama henüz bir seans bile terapi almamış terapistler bulunuyor.
Kimse “Ama benim ciddi problemlerim yok” deyip kenara çekilmesin lütfen. Zaten psikoloji mesleğini seçmekteki derin amacımız kendi yaralarımızı iyileştirmek değil mi? Bizi bu mesleğe iten derin inancın ardında genelde yaralı bir çocukluk yok mu? En azından bizler kendimizi kurban-zorba-kurtarıcı üçgeninde kurtarıcı konuma koymuş değil miyiz? Sürekli birilerini kurtarıp kendimizi kurtarmamak ne oluyor? Dolayısı ile kendimizi kandırmayalım. Kendimizi kandırmak için kullandığımız bir yöntem de şu: Var olan sorunlarımızın üzerine biraz düşünüp, fikir yürütmenin o sorunla çalışmak anlamına geldiğini zannetmek. “Ben travmalarımla çalıştım” deyip sonrasında çalışmaktan maksadın “üzerinde düşünmek, travmasına bakıp iyi şeyler düşünmek, bilinç düzeyinde herkesi affetmek ya da yeterince ağlamak” olduğunu görüyoruz. Bunlar “mış gibi yapmak” grubuna giriyor maalesef. Güvenlik tedbirleri almak kaygı ile çalıştığımız anlamına gelmiyor, takıntılarımızı bastırmak da hakeza öyle.
Diyelim ki pir-u pak bir psişemiz var. Hiçbir travma hayatımıza uğramadı ve mükemmel bir ebeveyn elinde büyüdük. Genetik olarak da geçen psikolojik yükümüz yok. Hayatımızda zor bir dönem de geçirmedik. Ancak yine de terapist olarak sürekli sorunlarla çalıştığımız için, birçok travma dinlediğimiz için, gerilimli aileler ile uğraştığımız için psişemizde kaymalar oluyor. Zannediyoruz ki dünya çok sorunlu, istismar her yerde ve dünya güvenilmez. Kasapların hayvan kesimine, cerrahların, kana duyarsızlaşması gibi biz de zaman içinde insan acısına duyarsızlaşabiliyoruz. Nasıl ki ateşin yanında duran kişinin üzerine is kokusu siniyorsa, bizim de üzerimize siniyor acının kokusu. Bazen ateşten çıkan bir kıvılcım kıyafetimizi de yakabiliyor. Hal böyle olunca biz terapistlerin normal görüşme akışımızda bile dengemiz sarsılabiliyor. Bu nedenle bence her terapistin senede en az 12-18 seans terapiden geçmesi gerekiyor.
Üstelik öğrendiğimiz terapi yönteminin etkisini insan kendi üzerinde deneyimlemedikçe bu yönteme olan inancı tam yerleşmiyor. İnsan şüphe duyduğu bir yöntemle bir başkasına pek yardımcı olamıyor. Bizim yönteme olan inancımız, iyileşmenin önemli bir parçası. İlk hipnoterapi eğitimi aldığımda bir fobimi hipnoterapi ile aşmıştım, EMDR eğitimi sonrasında travmalarımı EMDR ile çalıştım, kum terapisi eğitimi aldıktan sonra uzun süreli bir kum terapisinden geçtim. Bunlar terapilere olan inancımı yüzde yüze taşıdı. Bu nedenle içimde bir acaba yok ve bu nedenle terapilerim daha başarılı geçiyor. Bilişsel Davranışçı Terapide oldukça ilerlemiş bir arkadaşım var. Ne var ki kendi kaygıları nedeni ile hayatını ittirerek ilerletiyor. Gerçekten BDT’ye inanmak istiyorsa, BDT ile önce kendi kaygısını çözümlemeli değil mi?
Beni iyi bir terapist yapan şeylerden birisi aldığım kaliteli eğitimler ve süpervizyonlar ise, diğeri de yıllardır geçtiğim terapi süreçleridir. Çünkü terapiden geçtikçe daha duru olabiliyor insan. Tetiklenmeleri azalıyor. Kendisi ile daha barışık yaşıyor. Anlamsız çabalar içine girmiyor. Ruhsal kapsama alanı genişliyor. Psikolojik yükleri taşıma kapasitesi artıyor. Karşısındaki danışana bilinçdışı düzeyde güven verebiliyor. Ona giden mesaj “Korkma burada güvendesin, kapsanacaksın” mesajı oluyor. Psikologlara da terapi yapan biri olarak çok defa gördüm ki, eğer terapistin kendi içinde kimse ile paylaşmadığı gizli kapıları, kimsenin görmediği karanlık odaları varsa danışanları da ona kendi gizli kapılarını açmıyor. Terapist ne kadar yüzeyde yüzüyorsa, danışan da o kadar yüzeyde kalıyor. Terapist bir dalgıç gibi kendi gittiği derinliğe kadar danışanını götürebiliyor. Kendi travmasından kaçan terapistlerin yine travmasından kaçan danışanları oluyor. Yani enerji boyutunda da terapist kapalıysa bu danışana da yansıyor ve o da kendini kapatıyor.
Özetle, bizler terapistiz. Kendi mesleğimize olan inancımız ve saygımız varsa, danışanlarımıza daha faydalı olmak istiyorsak önce kendi terapimizden geçmemiz gerekiyor. Terapiye ihtiyacı olan terapist olarak ortalıkta dolaşıyorsak, terapiden kaçıyorsak, hiç kimseye açılmamış gizli kapılarımız varsa, bedenimize sinmiş çözülmemiş utançları yük edindiysek iyi terapist olacağımızı hayal etmeyelim lütfen. Hele hele, diğer insanları “Sorunları var ama terapiye gelmiyorlar” diye hiç eleştirmeyelim. Dönüp aynaya bakalım.

**Kaynak: Bu yazının orjinal metnine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.