*28-29 Nisan 2018’de ilki gerçekleşen Türkiye Psikoterapi Zirvesi’nde psikoterapinin öncü isimleri Yıldız Teknik Üniversitesi, Davut Paşa Merkezi’nde ağırlandı. Varoluşçu terapinin öncü ismi Ferhat Jak İçöz ile gerçekleştirdiğimiz röportajımız varoluşçu ekolüne giriş niteliği taşımaktadır. Çok güzel bilgiler edindiğimiz röportajı siz okuyucularımıza sunmaktan büyük keyif duyuyoruz.

1- Biz internete baktığımızda aslında Ferhat Jak İçöz’ü tanıyabiliyoruz, geçmişini öğrenebiliyoruz fakat sizin için Ferhat kimdir bize biraz bahseder misiniz?

 Oldukça zor bir soru, özellikle internette yazanın ötesinde bir şeyler söylemek açısından. Ferhat kimdir. Her şeyden önce bir insan. Meraklı, hayata yakından bakmaya çalışan, insanların hayatlarını merak eden, bağlar kurmak isteyen biridir. Üçüncü tekil şahısla devam etmesem daha iyi olur rahatsız hissettim kendimi. Birinci tekil şahıstan devam edecek olursam, uzun zamandır bu işi yapıyorum, 2012 yılında varoluşçu akademiyi kurdum, hala klinik direktörlüğünü sürdürüyorum. Biraz yönelim konusunda kafam karışık, farkındayım burada varoluşçu yönelimini temsil ediyorum fakat çok salt sadece bir yönelime ait görmekte kendimi zorluk çektiğimi itiraf etmem gerekiyor. Klinik formasyonumu psikanalitik/psikodinamik yöneliminde aldım hala Bahçeşehir Üniversitesi’nde bu alanda dersler vermekteyim. Ama ondan sonra varoluşçu yönelimde derinleşmeye devam ettim biraz entegratif şekilde çalışmaya devam ediyorum ama her şeyden önce bir varoluşçuyum diyebilirim. Felsefe severim. Çeviri yapmayı severim.

2- Peki ele aldığınız kuramın varoluşçu terapinin bize biraz tarihçesinden bahseder misiniz?

 İki ayrı tarihçeden bahsetmem gerekiyor muhtemelen. Bir varoluşçu felsefenin tarihçesinden bahsetmem gerekiyor bir de varoluşçu terapiden. Varoluşçu felsefe nerede başladı, ne noktada başladı, kimdir babası veya annesi biraz tartışmalı bir konu. Skolastik açıdan baktığımızda Søren Kierkegaard ilk varoluşçu filozof olduğu iddia ediliyor ki bu 19.yy’ın sonlarına denk geliyor. Antik Yunan felsefesinde veya şuradan başlamak yararlı olabilir; hangi tip felsefeye biz varoluşçu diyoruz hangilerine değil bunları ayırmakta fayda var. Her şeyden önce insan hayatıyla ilgilenen insan olmak ne demek, insan deneyimi ne anlama geliyor bunlara yakından bakan ve aşağı yukarı biz fanilere nasıl iyi yaşanır dolu dolu yaşanır buna dair fikirler veren tüm felsefelere varoluşçu felsefe diyoruz. Şimdi bu kadar geniş bir tanım yaptığımızda Antik Yunan filozofları varoluşçu olmuyor mu sorusu geliyor aklımıza. Veya ara dönemdeki Spinoza olsun, Saint Augustine olsun onlar varoluşçu değil mi gibi şeyler geliyor ama hiç şüphesiz Kierkegaard insanın iki önemli deneyimini ele alıp (Kaygı ve Umutsuzluk) bunlar ne anlama gelir bizi nereye sevk eder bunun üzerinde kafa yormuş olan isimdir. Ve Kierkegaard ile beraber başlayan varoluşçu felsefe zincirleme değil ama bir koldan Nietzsche bir koldan fenomenoloji (Husserl) başlar. Bunların hepsi aşağı yukarı Danimarka, Almanya Avrupa kıtasında gelişiyor. Böyle bir felsefi akım ortaya çıkıyor. Aslında büyük toplumsal çerçevelerin artık insanlara rehberlik etmemeye başladığı bir zamanda ve insanların daha bireysel olarak, bireysel sorumluluklarla baş başa kaldığı zamanda biz neye göre yaşayacağız, yıkım, ölüm tehlikesine karşı biz ne yapacağız, nasıl yaşayacağız, nasıl yaşarsak güzel yaşamış oluruz sorularının inceleyen farklı kollardan birçok filozoftan bahsetmek mümkün.
 Varoluşçu terapi ise sanılanın aksine yeni bir terapi yönelimi ve yöntemi değil. Türkiye’de yeni yeni yaygınlaşıyor öncesinde de vardı yakın zamanda kaybettiğimiz Engin Gençtan bu alanda ilk isimdi. Diğer bir önemli temsilcisi ise Hanna Nita Schler idi.  Türkiye’den önce Dünya’da ise aşağı yukarı Freud’la aynı zamanda çıkmış olan bir akımdır. Ludwig Binswanger isminde bir psikiyatrist Freud’un çağdaşı ve dostu. Freud’un yönteminden çok etkilenir fakat kuramıyla hem fikir olamıyor. Binswanger sıfırdan yeni bir kuram yaratmak yerine neden felsefenin bilgi birikiminden yararlanmıyoruz sorusunu getirir. Freud’un yöntemini alıp konuşma terapisini alıp felsefeyle harmanlamaya başlıyor.  Varoluşçu felsefenin sistematik bir annesi babası yoktur. Uzun zaman sonra Viktor Frankl logo terapi ile farklı bir koldan ele alır. Varoluşçu terapinin dünyada ekol olması altmışlar-yetmişlere denk gelir.

3- Varoluşçu kuramının temel iddialarından bize bahsedebilir misiniz?

 En önemlilerinden biri muhtemelen Sartre’ın “Varoluş özden önce gelir.” prensibidir. Biz varoluşçu terapistler her şeyden önce asıl olanın var olmak olduğunu düşünüyoruz. Hayattaysak, canlıysak, yaşıyorsak, zihnimiz açıksa, karar veriyorsak veya verebiliyorsak her daim yeni ve farklı bir öz inşa etmek. Yani kişilik, hayat, deneyim inşa etmek mümkündür diye düşünüyoruz.

 Biz varoluşçular şuna inanıyoruz; hayattayız, canlıyız ama bununla beraber ciddi aşamayacağımız sınırlarla çevriliyiz. Sınırların en başında ise ölüm gelir. Ölümün yanında ilişkisellik gelir. İlişkiler olmadan hayatta kalamayız. Bedenimizin sınırları gelir. Fakat bütün bu sınırlılıklarla beraber hepsinin ortasında özgürlük alanımız var. Ve orası bizim hayatımızı inşa edebileceğimiz ve seçimler yapabileceğimiz yerdir.  Varoluşçuların diğer bir önemli iddiası ise sınırlılıklarımızı fark ettiğimiz boyutta özgürlüklerimizi fark edebileceğimizdir. Sınırlılıklarımıza sahip çıkabildiğimiz boyutta özgürlüklerimize sahip çıkıp, seçim yapabileceğimizdir.

 Diğer önemli varsayımımız ise özgürlük-seçim-sorumluluk zinciridir. Hepimiz aslında her an özgürüzdür ama her şeyi yapmaya özgür değiliz. Ama her durumda en sıkışmış, en dara düşmüş olduğumuzu hissettiğimiz zamanlarda bile ufacık bile kalmış olsa bir özgürlük alanımız mevcut. Ve bir özgürlük alanımız olduğu için bunu araştırmak, sahip çıkmak ve seçmek bize kalıyor. Fakat, klinik birçok çalışma gösteriyor ki seçim ve özgürlük korktuğumuz şeylerdir. İstiyoruz ki dışarıdan belirlenelim. Biri bize rol versin ve o rolün içinde sorgulamadan yaşayıp gidelim. Burada ki karmaşa seçim yapmaktla ilgilidir. Seçim yapmaktan korkuyoruz. Çünkü, hayat adaletsiz şu anlamda; bir seçim yaptığımızda o seçimin getireceği sonuçların tamamını ön göremiyoruz. Hayatın getirdiği bir belirsizlik, tekinsizlik var.  Ve sonucunu göremeden bir seçim yapmak durumundayız. Başka bir şey seçebilecek olsakta o seçtiğimiz hep bizimle kalacak. O yüklerden korkuyoruz. Buna da sorumluluk diyoruz.

 Son olarakta, “Kendini bilmek, kendini tanımaktan” bahsedebilirim. Delphi’deki Apollon tapınağının revağında yazar “Kendini bil. Kendini tanı.” ve çok geçerli olduğunu düşünüyorum.  Ne kadar kendimizi tanır isek o kadar daha dolu dolu yaşama şansımız olur ki varoluşçu terapide tam olarak bunu hedefler. Soren Kierkegaard’ın çok güzel bir lafı var, “Ne kadar bilinç o kadar kendilik.”

4- Türkiye olarak sizce psikoterapide neredeyiz ve nereye gidiyoruz?

 Konferansta yıl açısından benden daha deneyimli uzmanlar daha kapsamlı cevaplar verecektir. Ama benim bile tanklık edebildiğim kadarıyla çok yol kat ettik. Ben lisedeyken psikoterapiye gitmek deli doktoruna gitmekti. Bugün ise hala bir parça stigma, utanç barındırıyor olabilir. Ama çok daha normalize oldu, insanlar çok daha rahat başvurur hale geldi. Bu olumlu tarafı. Ama tabiki şuanda inanılmaz bir regülasyon yoksunluğu çeken bir alanız bununla ilgili çok ciddi tehlikeler bekliyor ve karşı karşıyayız. Sağlam bir hukuksal çerçevemiz yok bunun için çok çaba sarf ediliyor ama maalesef ağır ilerliyor. Türkiye’de psikoterapinin geleceği parlak ama belirsizlik ve tekinsizlikte var.

 Türkiye varoluşçu fikirlere yabancı ve uzak değil. Gerek psikoterapi camiası olsun gerekse de mesela sofizmle ilgilenenler hiç yabancı değil bir açıdan baktığımızda. Adı terapi değil. Hepimiz aynı zirveye çıkmaya çalışıyoruz fakat patikalar farklı o yüzden gördüğümüz manzaralar farklı oluyor. Farklı birçok felsefede de barınan fikirleri barındırıyor varoluşçu felsefe. O yüzden Türkiye yabancı değil terapi olarakta yabancı değil aslında adını andığımız kişiler üzerinden terapi alanın da çoktandır dile geliyor. Ama varoluşçu terapist olmak istiyorsanız sizi A noktasından B noktasına götüren düzenli, disiplinli, ve uzun dönem eğitim sistemi yoktu. Büyük bir ölçüde bu eğitim sistemini geliştirdik. Veya varoluşçu terapist dediğimizde bir iki terapist varken şuan varoluşçu terapist ya da varoluşçu yönelimle çalışan terapist sayısıda çoğaldı.

5-İlerde bu ekolde çalışmak isteyen kişiler için söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

 Çok şey var. Birincisi varoluşçu terapist olmak çok kolay bir yol değil. Eğer böyle hızlıca bir yeti kazanmak, danışanlara hızlıca çözüm sunmak gibi gündemleri varsa meslektaşlarımın veya gelecekte meslektaşım olacak olan kişilerin, varoluşçu yönelime gelmemelerini öneririm. Bunlar daha haksız çabalar değil insanların bunlara ihtiyacı var birilerinde bunu etik kurallar çerçevesinde teknik olarak iyi şekilde sunması gerekiyor ama varoluşçu terapi tam olarak bu değil. Bir kere varoluşçu terapist olmak, olunmuyor. Bir klişe belki ama gerçekten gerçeklik payı var. Bu bir yolculuk. Eğer bu yola girmek istiyorlarsa, çok okumaya hazır olmaları gerek. İkincisi çok uzun eğitimsel süreçlerden geçmeye hazır olmaları gerekiyor. En nihayetinde insanla çalışıyoruz ve insanla çalışıyor olmak demek bitmeyen bir serüven. Uzun dönem, ucu açık, derinlikli psikoteröpatik bir süreçten geçmeye hazır olmaları gerekiyor. Bir ömür boyu süpervizyon almaya hazır olmaları gerekiyor. Çünkü fenomenolojik yöntemle çalışıyoruz. Fenomenoloji; danışanların getirdiklerini açıklamaya çalışmak yerine, sebeplerini bulmaya çalışmak yerine betimlemeye çalışıyoruz. Ne yaşıyorlar ne deneyimliyorlar daha çok açmalarını istiyoruz ve daha çok açmaları için sorular soruyoruz. Fakat bunu yapabilmek için her şeyden önce kendi varsayımlarımızın farkına varmamız ve onları iyi bir şekilde paranteze almamız gerekiyor. Varsayımlarımızı paranteze almanın birinci yolu psikoterapiden geçmek. İkincisi sürekli olarak süpervizyon da kalmaktır. Burası formal kısmı. İnformal kısma gelecek olursak. Kendini canlı hisseden ve yaşayan terapistler olmaları gerekiyor. Sadece hayat tecrübesi olması için maceraya atılmak değil, ağırlığı olan bizi dönüştüren hayat deneyimlerinden geçmemiz gerekiyor. Günlük hayatın içinde çok farklı olan iç görüler, deneyimler, farkındalıklar var, onlara açık olmak. Hayatı sorgulamak, merak etmek, anlamaya çalışmak ve büyük işlerin altına girmiş olmak gibi ağır işlerin içinden geçmek çok kritik olduğunu düşünüyorum.

 

16-17 Mart 2019 tarihlerinde İstanbul Teknik Üniversitesi, Maçka Kampüsü’nde ikincisini düzenleyeceğimiz Türkiye Psikoterapi Zirvesi’nde Ferhat Jak İçöz “Felsefeden Terapi Olur Mu? Varoluşçu Terapileri Anlamak” başlıklı konferansıyla aramızda bulunacaktır. Şimdiden keyifli ve bilgi dolu günler geçirmenizi temenni ederiz.

 

*Bu yazı İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencisi Aleyna Er tarafından düzenlenmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir